27

1 hafta önce 27 yaşımı bitirdim. 1 haftadır hatırladıkça tuhafıma gidiyor.
23'te kanım kaynama noktasına ulaşmıştı. 27 kanımı donduruyor. insanın tam gaz yaşam aralığı 4 yıl olamaz.












ayrıca 27 demişken Nick Drake, Jeff Buckley, Kurt Cobain, Jimmy Hendrix, Jim Morrison ve Janis Joplin'e selam ederim.
ve bir de Kanat Güner'e.

bindiğim dala söverim


içimdeki çocuk her gün ağlıyor. ben ona kulak vermiyorum diye değil. kulak verdiğim halde hiçbir şey yapAmıyorum diye. çocuklar böyledir bilirsiniz. "imkan yok" lardan, "mecburum"lardan anlamaz, hırpalanmaya gelemez, özgürlüğünün kısıtlanmasına göz yumamaz, rıza gösteremezler.
benim de orta yaşlarıma gelmeden barışmaya karar verdiğim ve sık sık kendisine kulak verdiğim çocuk, dış mihraklar tarafından her gün hırpalanıyor. ırzına geçiliyor. ben ses etmiyorum akşam eve gidince üzerime çörekleniyor. kitap okumaya kalkıyorum, beynimin arka odasından bana sesleniyor. televizyon izlemeye niyetleniyorum, olur olmaz cinliklerle aklımı çeliyor dikkatimi dağıtıyor. sonra ikimiz de yoruluyoruz, ben pes ediyorum. çocuk çocuk uyuyoruz.
içimdekine uyduğum, onu mutlu ettiğim tek zaman dilimi uyku. ne acı. uykudayken de onu göremiyorum. gündüzün tecavüzleri uykumuzu bölüyor. o bana küfürler yağdırıyor. ben onu susturuyor, uykuma devam ediyorum.

sabah uyandığımda o bana küsmüş oluyor. ben hayata.

beni sevenler içimdeki çocuğu severdi. şimdi onu susturdum ya. beni onu susturmaya zorlayanlar bile benden kaçıyor.

şu "çoook içimden gelen" yazıyı nasıl bitireceğim biliyor musun? kendim bile şaşıyorum bu dileğe.
keşke çok param olsaydı.
sevgili gerekli kişiler!!
"hepinizi paramla satın alır size muhtaç olmazdım" diyecek oluyorum ama emin olun ki paramı bile içinizdeki göstermelik merhameti satın almakla kirletmeyecek kadar haysiyetliyim.
o kadar çirkin, o kadar kirlisiniz. kirletilmişsiniz.

güvensizlik ve yalancı güvensizlik arasında bir yerlerde

son dönemde tamamen güvensiz, paranoyak bir insan haline gelmiş olmam ve insanların her yaptığına gereğinden fazla kafa yormam beni ziyadesiyle yoruyor, enerjimi sömürerek yapmam gereken şeylerden beni alıkoyuyor. "ve sanırım bir takım insanların da yapmaya çalıştığı bu ve bu şekilde istediklerine ulaşmış oluyorlar" derken bile aynı zamanda "belki de öyle değildir ve bu sadece benim uydurmamdır" diyerek ne karşımdaki insanla ne de kendimle ilgili şüphemden emin olabildiğim için, bu kısacık süreç bile beni gıcık bir boşlukta bırakarak perişan etmeye yetiyor.

aslında "insanlara güvenememeyi, bana açtıkları yol kadar onlara yaklaşmayı, fazlasına gerek olmadığını görüp aynı hataya bir daha düşmemeyi ne zaman öğreneceğim" de diyebilirim bu gibi durumlarda. ama "umursamamayı ne zaman öğreneceğim acaba" demek daha "olması gereken" gibi geliyor. beni üzen insanların beni üzdüklerinin farkına vardığım anda, aynı ölçüde hayatımın merkezinden uzaklaştıracağıma, kenarlara yaklaştıracağıma dair kendi kendime söz vereli uzun zaman oluyor. bu sözü birkaç kez tutmam gerekti. tuttum. bozmaya da niyetim yok. lakin "gerçekten hiç güvenmemem gereken insanlar" ile "aslında yersiz güvensizlik duyduğum insanlar" arasındaki ayrımı iyi yapmam gerekiyor.

tüm bunları söylerken aslında hiçbir zaman sezgilerimi takip etmeyi bırakmayacağımı da biliyorum. bir insanda kötü niyet sezdiysem ve o insan o sezgiyi pekiştirecek birkaç şey daha yaptıysa o insana bir daha güvenemiyorum. güven duymadığım insana saygı da duyamıyorum. saygı duyamayacağım insanla herhangi bir bağım olmasın istiyorum. ama kendime olan saygımdan çirkinleşemiyorum. "görünürde" bir kötü niyet kanıtım olmadığı için, ve genellikle "ay ne kadar alınganmışsın" tepkisi yaratacağı için, "sandığın kadar aptal değilim dostum" diyemiyorum. fırsatını bulsa ayağımı kaydırmaktan hiçbir şekilde imtina etmeyeceğine emin olduğum insanlarla -ki bu insanlar arkadaş bellediğim insanlarsa vay halime- arama bıçak sokamıyorum. dışarıdan çirkin görünmemek için, içerideki çirkinliğe, ikiyüzlülüğe katlanmak durumunda kalıyorum. buradaki dengeyi iç rahatlığıyla sağlamanın bir yolu olmalı ama ben bunu henüz bilmiyorum.

oku

dönüp dönüp bir daha okuyacağım bir yazı, tekrar tekrar hatırlayacağım bir karakter;
Ünsal Oskay

asilzade torunu da olsam sonuç değişmez


acımın asaleti yok. acı çekiyorsam köpek gibi çekiyorum. hani bir yeri yaralanınca karanlığı yırtarcasına bağıran köpekler var ya. bitmiş, yitmiş, yapacak hiçbir şeyi olmadan ortalıkta dolanan, kimsenin takmadığı, arada bir bazı insanların bakıp acıdığı.. onlar gibi. metroda ağlıyorum, tuvalette ağlıyorum, işte ağlıyorum, evde ağlıyorum, yemek yerken bile ağlıyorum yutkunamıyorum. benim zaten acı çekerken yutkunma sorunum var. yutamam. yutsam da sindiremem. (ara, oku, öğren: sindirmek)

bu sebeple kendime kızsam da bunun etkisi "asil de olsa acı acıdır, acıtır." dediğim an geçti gitti. her halukarda bir yerlerim acıyor yani.
hazır içe kaçma mevsimi gelmişken, "ilaç alıp uyumak çare değil" diyen arkadaşlarımın uyumaktan başka bir şey yapmam yönündeki tavsiyeleri üzerine bir şişe şarap ne güzel gider. hele de hem günün hem de şarabın adı Cumartesi ise.

hep böyle olur

yine de hala şaşkınlık içindeyim.
tam da sesini duyduğumda bile heyecandan mideme ağrılar girmeye başladığı zamanda yalnız kalmayı istemen normal mi sence? hele de yalnız olmayı istediğim zamanlarda bile sırf sen istedin diye yanında olmaya çalışıp, kendi yalnızlığımı kendi sığınağımı bir kenara bıraktığım zamanları düşününce.. keşke beni bu kadar incitmeseydin. kırsaydın parçalasaydın ama incitmeseydin.
keşke ben kendi bahçemde tek başıma koşup oynarken "ben de geleyim mi" demeseydin. şimdiki aklım olsa, yine alırdım seni içeri. incinebileceğimin farkındaydım ama incitebileceğine ihtimal vermezdim.

zor ama

bir şeyleri karşıdakinin anlamasını beklemek yerine direk olarak söylemeyi öğrendiğim gün hayat daha güzel olacak. gibi geliyor.

liste

- uzun süredir yaz(a)mıyor olmak bana pencereleri uzunca zamandır kapalı bir odanın içince havasız kalmış hissi veriyor.
- Deux-Same Way ne güzel şarkı. sabahtan beri onu dinliyorum.
- arada sırada şiddetin içine girmem gerekiyor ki dinginliğin o kadar da sıkıcı bir şey olmadığını düşüneyim. (sıkıcı olmadığını anlayayım demiyorum dikkatinizi çektiyse. öyle olmadığını düşüneyim diyorum. yani nedir? sürekli dinginlik sı-kı-cı-dır)
- işimi seviyorum. hayallerimi de.
- kitap okumuyorum. okuyamıyorum. 5 ay oldu. neredeyse yarım yıl. ohalar olsun bana!
- uzun cümleler kurmayı seviyorum. ama hep kısa cümleler kuruyorum. takıntılı bir bünye için bu bile mutsuzluk sebebi olabilir. uzun cümleler kumam için transa geçmem lazım. trance müzik şahane bi şey bu arada. :/
- otobüslerde birileri yolcu koltuğu üzerindeki kontrol paneline elini atınca, her defasında otobüsteki yolcularının yüzde doksanının paneli kurcalamaya başlaması size de komik gelmiyor mu? bazen sırf eğlenmek için ilk kurcalamayı ben yapıyorum. 2 dakikalık eğlence çıkıyor bana. gülümsüyorum. kimsenin haberi olmuyor.
- ankara'da hava serinledi. yağmur bile yağdı. oh.
- izmir şahane bir şehir. denizin rengi hiçbir şeye benzemese de şehrin kokusu ve esintisi beni etkilemeyi başardı. koku derken başka bir şeyi kastediyorum ey güzel insan. (gezi yazısı yazma kalıpları volume 4635)
- evimde sürekli fazlalık eşyalar türüyor. ben attıkça yenileri birikiyor kapıya. eve her girişimde ertesi gün taşınacakmışım gibi bir hisse kapılıyorum.
- magic seni çok sevdim! (bu bana sürekli magic diye seslenen arkadaşıma bir göndermedir.) lütfen bir gün bunu oku.
- arkadaşlarımın yaprakları kurumuş, çiçekleri dökülmüş, toprağı kurumuş bitkilerini eve götürüp bakım uygulayı, kendilerine getirmeyi hobi haline getirdim. 3 çiçek hayatı kurtardım şimdiye kadar. sonra evlerine teslim ettim yeniden. :) yaşasın floral hayat.
- ilginç bir şekilde her akşam Jüpiteri Ay'a yakın bir yerlerde görüp yanımda herhangi birisi varsa "bak bu jüpiter" demeye bayılıyorum. yanımda kimse olmasa da, "bak jüpiter yine ne parlak, ne güzel" deyip mutlu oluyorum. i love you jupiter!
- rakı balık şahane.
- iştahımı kaybettim.
- insanların taklit yeteneklerini kullanarak, "çocuğum hasta her biriniz 2şer lira verseniz yol paramız çıkar" diyerek para toplamasından tiksiniyorum. merhamet duygumu köreltmek zorunda bıraktıkları için nefret ediyorum bunlardan. ağlamaklı bir ses tonuyla, zorlama olduğu her halinden belli bir yüz ifadesiyle kolumuza yapışan, kendini acındırmak için aciz taklidi yapan insanları kazıyasım geliyor. çözüm yollarının belli olduğu durumlarda, eylemsizliği tercih edip aciz olmak kendi içinde aşağılık bir şeyken, aciz gibi görümeye çalışmak anlamsız, çileden çıkarıcı, algılamakta güçlük çektiğim bir durum haline geliyor.
- sabunları seviyorum. güle güle duş jelleri, merhaba güllü, zeytinli, yosunlu, çilekli, kayısılı sabunlar. canlarım benim.

çok saçmaladım. iyi geldi. görüşmek üzere. evet bunu istiyorum. görüşürüz!

:)

evrene gönderdiğim pozitif mesajların yansımalarını alıyorum. (heheeyt! ben de artık onlardanım!) günlerdir ses edemeyişimin sebebi bu. şaşkınlıkla oyun bahçeme girdim hem oynuyor hem izliyorum.
gülümsüyorum.

yazarken new family çalıyordu.

kafası güzel




normalde filmler hakkında uzun uzun yazılar yazmaya bayılırım ama bu filmi izledikten sonra öyle paralize oldum ki. "hede hede hede" demekten öteye geçemedim. ve muhtemelen bu yüzden gelecek satırlar boyunca manasız laflar edeceğim.






the fountain. ben bu kadar kafası güzel bir film izlemedim. uzun süre de izlemem herhalde. hani muzır neşriyattan sayılmasa, kimyasal etkisi yaratıyor diyeceğim ve hatta dedim bile. zaman-mekan-boyut olayındaki geçirgenlik ve geçişkenlik seviyesi, ruhumda tuhaf etkileşimlere yol açtı. "ölüm güzel bir şey olsa gerek. yani öldüğünde, öldükten sonra hissettiklerin, göreceklerin, ondan sonra yaşayıp deneyimleyeceklerin.. hayatın bir parçası. ve ölümü hissedememek bir filmin sonunu görmemek gibi bir şey olsa gerek" diye düşünürüm bazen. bu filmi izlerken "keşke ölüm böyle bir şey olsa" dedim defalarca. içim doldu doldu taştı. vaktinde "i saw god" temalı tartışmalarda bulunduğumdan kelli fazlaca kafa patlattığım bir meseleyi tam unutmaya yüz tutmuşken kendimi böyle bir filmin içinde bulmam beni hem sarstı hem mutlu etti.
saatlerce saçmalamak, kafası güzel kafası güzel ortalarda gezmek istiyorum.

izlemediysen lütfen izle ey güzel okuyucu!

bonus track: the fall